Türkiye,
kendisi için çok önemli ve ciddi sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyan bir
süreçten geçiyor. Ve bu süreçte siyaset, 1990'lardan hiç ders almamış bir
görüntü içinde, bir rejim tartışmasına indirgeniyor. Bu tartışmanın kodu
"cumhuriyeti korumak" hareket tarzı "anti-AKP ittifak kurma çabası", aktörleri
"sağ-sol ekseni içinde nerede yeri aldığı önemli olmadan sadece siyasi söylemi
anti-AKP olan her aktör". Türkiye'nin içinden geçtiği sürece bakıyoruz,
gördüğümüz şunlar: 1.Türkiye-AB ilişkilerinde, hem demokratikleşme reformlarının
uygulamaya geçme sürecindeki yavaşlama, hatta durma ve hatta demokratikleşmeden
otoriterleşmeye dönüş eğilimleri nedeniyle, hem de Kıbrıs sorunu ekseninde
yaşanma olasılığı yüksek "kriz beklentisi". 2. Türkiye-ABD ilişkilerinde giderek
artan güven sorunu. 3. Türkiye-IMF ilişkilerinde sözü verilen sona gelme yerine,
giderek daha da bağımlı hale gelme. 4. Ekonomik yaşam alanında sürdürülebilir
ekonomik kalkınma sürecini başlatma umudunun giderek azalması ve yoksulluktan
işsizliğe sosyal adalet sorunlarının giderek derinleşmesi. 5. Hukuksal yaşam
alanında Terörle Mücadele Yasası'ndan günlük yaşamı giderek niteleyen şiddet
ortamının simgelediği "antidemokratik ve hukukun üstünlüğü ilkesinin sürekli
çiğnendiği" bir ortamın giderek egemen olması. 6. Kürt sorununda milliyetçi
söylemin giderek aktörlerin hareket tarzını belirlemesi ve Türk-Kürt karşıtlığı
riskinin her gün biraz daha artması. 7. Kültürel yaşam alanında dinsel, cinsel,
etnik, kültürel vb. farklı kültürel kimliklere sahip olanlara karşı şiddete
dayalı ötekileştirme süreci ve eylemlerinin yaygınlaşması.DEVAMI
“ARTIK EKONOMİDE YENİ BİRŞEYLER SÖYLEME ZAMANI” •Küresel piyasalarda, geçtiğimiz yılın
ikinci yarısında ‘subprime mortgage’ krizi olarak başlayan, ancak gerçek
etkilerini ve derinliğini geçtiğimiz haftalarda algılamaya başladığımız çok
önemli bir sarsıntı yaşandı. Hatta bazı ciddi analistler bu gelişmeleri, küresel
bir finansal krizin ayak sesleri olarak nitelendirdi. Bu ayak sesleri,
geçtiğimiz günlerde Türkiye ekonomisinde de yankılanmaya başladı. Aslında olan,
Türkiye ekonomisindeki mevcut yapısal sorunların küresel piyasalardaki olumlu
havanın dağılmasıyla birlikte açığa çıkmasından başka bir şey değildi. Bu
nedenle, önce Türkiye ekonomisinde son beş yılı kapsayan dönemin bir
değerlendirmesini, ardından da 2008 yılına dair bir projeksiyon yapmaya ihtiyaç
var. •Genel olarak, geçtiğimiz birkaç yıla bakıldığında ekonomik karnemiz;
dış ticaret açığı, cari açık, işsizlik ve yabancı sermayenin kompozisyonu
açısından pek parlak değildi. Bu bağlamda 2002 yılında 1.5 milyar dolar
düzeyinde seyreden cari açığımız 2007 yılında 33.5 milyar dolara tırmandı. Diğer
bir hesapla aradan geçen zamanda, cari açığımız 22 kat arttı. Yine 2002’de 15
milyar olan dış ticaret açığımız 2007 yılına gelindiğinde dört misli artarak 60
milyar dolara fırladı. Öte yandan, Türkiye’nin toplam dış borcu 2002 yılındaki
130 milyar dolardan 2007’de 237 milyar dolara yükseldi. İşsizlik alanında da
performansımız maalesef, pek parlak değil. Ülkemizde 2002 yılında 2 milyon 412
bin kişi olan işsiz sayısı, 2007’nin ilk 10 ayı itibarıyla 2 milyon 458 bin
rakamına yükseldi. Kısacası, kaba rakamlara göre büyüyen ekonomimizin gücü
işsizliği engellemeye yetmiyor. Türkiye ekonomisinin geleceğine baktığımızda
ise, yukarıdaki olumsuz verilere yenilerinin eklenmesi söz konusudur. Son 5
yılda ekonominin başarı hanesine en parlak yazılan veri ekonomik büyüme oranımız
olmuştur. •Ancak, 2007 yılı itibarıyla burada olumsuz bir trend başlamıştır.
Bilindiği üzere, geçtiğimiz 3 yılda küresel piyasalar ve uluslararası yatırım
ortamı tarihinin en parlak dönemini yaşadı. Bu olumlu ortamın da etkisiyle,
Türkiye ekonomisi, son beş yılda yüksek büyüme kaydetti. Bu dönemde, diğer
gelişmekte olan ülkelerle son beş yılda yakın düzeylerde büyüdüğümüz dikkate
alındığında, yakaladığımız bu yüksek büyümenin Türkiye ekonomisinin özel
başarısından ziyade küresel ekonomik ortamdaki olumlu koşullardan kaynaklandığı
görülmektedir.ıÜüAncak önümüzdeki aylarda açıklanması beklenen 2007 yılına dair
büyüme rakamı; büyüme anlamında Türkiye ekonomisinin tıkandığını işaret
etmektedir. 2008’de bu olumsuz eğilim daha somut ortaya çıkmaya başlayacak gibi
görünüyor. Önümüzdeki dönemde, diğer gelişmekte olan ülkeler, yine yüksek büyüme
rakamları yakalarken Türkiye büyümede, adeta vites küçültecektir. Dünyanın
saygın ekonomik araştırma kurumu ‘Economist Intelligence Unit’e göre, 2006’da
yüzde 6 büyüyen ekonomimiz, 2007’de yüzde 4.9 oranında, 2008’de ise yüzde 4.8
oranında büyüyecektir. Oysa Türkiye’nin her türlü ekonomik analizde kıyaslandığı
gelişmekte olan ülkelerin büyüme oranı Dünya Bankası’nın öngörülerine göre yüzde
7 düzeyinde büyümeye devam edecektir. Diğer veriler açısında da Türkiye
ekonomisinin 2007 karnesi pek iç açıcı değildir. Örneğin, yine ekonomik
karnemizde ‘çok başarılı’ olarak kaydedilen doğrudan yabancı sermaye
yatırımlarının niteliğine ve önümüzdeki yıllara dair eğilime baktığımızda da
tedirgin edici bazı noktalar görülmektedir. Örneğin, 2006 yılında 20 milyar
dolar ile rekor kıran yabancı sermaye girişinin 2007 yılında 18.5 milyar dolar
rakamına düşmüş olması beklenmektedir. Bu rakamın bu yılın sonunda, 16 milyar
dolar düzeyine düşmesi bekleniyor. Bu düşüşün ana kaynağı, Türkiye’ye gelen
yabancı sermayenin yeni yatırıma değil; mevcut varlıkları, şirketleri,
özelleştirme yoluyla satılan kamu şirketlerini almak amacıyla gelmesidir. Diğer
bir deyişle yabancı sermaye, Türkiye’yi bir ihracat üssü olarak kullanmak için
değil, iç pazardan pay almak için gelmektedir. •Yabancı sermayeye dair daha
detaylı rakamlara bakıldığında bu durum açığa çıkmaktadır. Örneğin, 2006 yılında
imalat sanayine yatırım yapan yabancı sermayenin parasal büyüklüğü toplam
yabancı sermaye yatırımlarının sadece yüzde 9’u oranında gerçekleşmiştir. 2007
yılında bu oranın yüzde 15’i aşacağı öngörülse de oran hala yetersiz düzeydedir.
Yukarıda aktarılan veriler dikkate alındığında; küresel yatırım ortamındaki
olumlu havanın etkisiyle geçtiğimiz yıla kadar adeta ‘sahte bahar’ yaşayan
Türkiye ekonomisinde önümüzdeki dönemde ciddi bir değişime ihtiyaç duyulduğu
görülmektedir. Türkiye’nin geçtiğimiz yıllarda izlediği, temelde uluslararası
sıcak parayı çekerek borcunu çevirmeye dayalı politika artık yeterli
olmamaktadır. Türkiye’nin cari açık ve işsizlik sorunlarını çözmesi için ihracat
hedefli, istihdam odaklı yeni bir kalkınma modeline geçmelidir. Hz Mevlana’nın
ifadelerinden yola çıkarak son söz yerine “Ekonomide dün dünle gitti; Şimdi yeni
şeyler söylemek lazım” diyebiliriz.
Türkiye,doğu ve batı arasında oluşagelmiş
kökleri güçlü eski bir uygarlıktır.Türkiye sosyo-kültürel gerçeğini vurgulamadan
önce bu genel çizgileri sadece belirteç nitelikler değildir,ülkemiz gerçeğinde
varolmuş kültürel değerlerin olgunlaşması yada olgunlaşamaması ortamını doğurmuş
bir realitedir.Toplumsal günlük hayat ve insani kavramlar toplamında oluşan
kültür ve politikalar tüm toplumların yönetim ve siyasi anlayışlarında şekil
bulurken Türk toplumunda da yansımasını bulmuştur.Bu toplum,doğu ve batının
genel anlayışlarıyla kendi öz kültüründen gelen ve tarihinden gelenleri doğru
yada yanlış,harmanlamaya çalışmıştır.Topraklarının çoğunluğunun Asya da kalması
nüfusunun çoğunluğunun burda olması itibariyle pek tabidirki her ne kadar batı
kültürünü değer olarak alsa da medeniyete yakınlaşmasını
geciktirmiştir.Toplumsal bilinç oldukça geç oturmaya başlamış ve tam
yerleşememiştir.Bunlarla beraber geçmişten gelmeyen olgunlaşma süreci tarımsal
olan ekonomide şehirleşme anlayışının da oluşmaması ile kırsal hayatın zorlukla
kente intibasında oluşan hücum,çarpık yerleşimle beraber egoist veya dinsel
anlayışları beraberinde getirmiştir.Avrupa daima hedeftir ancak zihniyet
hedefini bulmakta oldukça zorlanmaktadır ve bu durum sosyal yaşama da
yansımıştır.
Demokrasi,batının bir
yaşam şekli olarak insanlık tarihinin tecrübelerinden oluşmuş adalete yakın bir
yönetim biçimi olarak uygulanagelmiş,sosyal kavramlarında ihtiyaç olarak kendini
göstermesi bu anlayışın adalet unsurunu insan toplulukları arasında hedef
kılmıştır.Egoizmin azaltıldığı toplumların daha mutlu ve rahat yaşayacağı
mantıksallığı denemelerle görülmüştür.Bu nihai hedefi bozan çıkarsal
yaklaşımlarda olsa genel yüksek kültür anlayışı yani batı rasyonelliği bu
olgudan vazgeçmemiş doğruya yakın olan sisteme uymaya çalışmıştır.Güçlerin
ağırlığıyla bu oluşumu kaybetmek istemeyen rasyonalistler birleşme yönünde
toplumları da zaman zaman zorlamışlardır.
Türkiye,Cumhuriyet yıllarında devlet olarak ulu önderinin ışığında her nekadar
batıyı örnek alsa ve ilerisine gitmiş dahi olsa da insan faktörü doğu kültürünün
sıcaklığının ama geriliğinin farkına geç vararak eğitime ancak 70 yıl sonra
değer vermeye başlamıştır.Yüksek bilincin gecikmesi tarım toplumundan yani
kırsallıktan çıkışıda geciktirmiş ve olgunlaşmış bir toplum
yaratamamıştır.Unutulmamalıdır ki,devrine göre olgunlaşamamış bir toplum,olgun
olmayan hareketler içerisindedir,liderlik bir yana,yaratıcılıktan
uzak,itelenmeye ve ötelenmeye müsaittirler.